CLARENCE W. ARRINGTON v. THE NEW YORK TIMES COMPANY KARARI İNCELEMESİ

CLARENCE W. ARRINGTON v. THE NEW YORK TIMES COMPANY KARARI İNCELEMESİ

Av. Furkan KILINÇ

ÖZET :

New York Times Dergisi dergi kapağında en önemli illüstrasyonu olarak davacı Clarence W. Arrington’un  New York’ta bir sokakta yürürken çekilmiş fotoğrafını yayınlar.

Bu illüstrasyon “The Black Middle Class: Making It” başlığını taşımaktadır. Bu başlık ‘’Siyahi orta sınıfın yükselişi’’ şeklinde yorumlanmıştır.

‘’Orta Sınıf Siyahilerin Yükselişi’’ Kavramı nedir ?

Richard Nixon yönetiminden başlayarak, ABD egemen sınıfının politikası, mevcut düzene sadık olacak siyah bir üst orta sınıf yetiştirmek olmuştur. Buna karşılık, bu tabaka, her türlü kitle mücadelesi, toplumsal protesto ve kapitalizme muhalefet talebinden vazgeçmiştir. Bu, bugün neden herhangi bir alanda geniş halk kitleleri adına konuşan ve onlara hitap eden birden çok sayıda önemli Afrika kökenli Amerikalının olmadığını açıklamaya yardımcı olur.

1960 yılında, E. Franklin Frazier’in öncülük eden eseri Siyah Burjuvazi’yi yazdığı sıralarda, ABD’de tahminen 25 siyah milyoner vardı. Bu sayı, 1.400 kat artmıştır. Günümüzde, tahminen 35.000 siyah milyoner var.

Washington Post’a göre, 2013’te, yılda en az 100.000 dolar kazanan ailelerin sayısıyla ölçülen siyah orta sınıf, önceki 50 yılda beş kat büyümüştür.

Şu anda 10 siyah hanehalkından biri, bu gelir kategorisinde bulunuyor. 1970-1990 yılları arasında, siyah fizikçilerin, avukatların ve mühendislerin oranı ikiye katlanmıştı. 

1990’dan 2013’e kadar, siyah yöneticilerin ve yetkililerin oranında yüzde 30; siyah avukatların ve mühendislerin oranında ise yüzde 38’lik bir artış yaşandı.

OLAY VE SÖZ KONUSU DAVA NEDENİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Söz konusu olayın hukuki bir ihtilaf olarak karşımıza çıkmasında çeşitli ihlaller söz konusudur. Makalede Arrington’un ne adı geçmiş ne fotoğrafın çekildiği,yayınlanacağı yada başka sebeplerle kullanılacağından haberi yoktur. Bu durumların hepsi New York sokaklarında rastgele çekilmiş fotoğrafın kullanılmasının hukukiliği sorununu ortaya çıkarmıştır. Bir başka sorun ise kullanılan fotoğrafın içeriği olan makalede siyah orta sınıfa yapılan atıflardı.

Davacının Şikayetinin Dayandığı Teoriler

  • New York’un Sivil Haklar Yasası’nın 50 ve 51’inci bölümlerinin ihlali
  • Gizlilik Hakkının İstismarı
  • Mahremiyet Hakkı ( Anayasal Hak )

KAMUSAL ALANDA MAHREMİYET HAKKI

Mahremiyet olgusuna çok eski dönemlerden beri rastlanmakla birlikte, günümüzdeki anlamıyla mahremiyetin modernleşme sürecinde giderek önem kazandığı söylenebilir. Bireyin topluluk veya grubun bir mensubu olarak görüldüğü, içinde yaşadığı toplumsal bütünden ayrı bir varlık ve kimlik geliştirememiş olduğu modern öncesi veya geleneksel toplumsal yapılarda bugünkü anlamıyla “birey”den ve bireyin “özel yaşam alanı”ndan ya da “mahrem alanı”ndan bahsetmek zordur.

Etzioni Amerika’ da mahremiyet hakkının evrimini şöyle özetlemektedir: 1890’dan önce mahremiyet, daha ziyade özel mülkiyet hakkı temelinde kavramlaştırılmıştır. Örneğin bir kimsenin şeref ve haysiyetine saldırma veya ona ilişkin özel bilgilerin ifşası yoluyla zarar verme, hukuk bakımdan düzeltilebilir veya ıslah edilir bir şey olarak görülmüştür. Çünkü bu dönemde, böylesi bir eylem, mahremiyet alanına müdahale olarak görülmekten çok, kişilerin sahip oldukları şeylere zarar vermek olarak değerlendiriliyordu.

1890-1965 arası dönemde mahremiyet hakkı, geniş ölçüde haksız fiil hukukunun (tort law) bir parçası olarak geliştirilmiştir. Haksız fili hukuku kapsamında mahremiyet, başkalarının bilme hakkına sahip olmadığı özellikleri ve olaylan içerir. Bireysel tercihlere ve kişisel mekana büyük önem ve öncelik tanınır.

1965’den sonra ise, mahremiyete yönelik kavramlaştırma, neredeyse mutlak bir nitelik almaya başladı. Bu dönemde mahremiyet hakkı, anayasal bir hak olarak görülmeye başlandı. Anayasal mahremiyet hakkı, devletin özel tercihlere karışmasına izin verilmeyen mahremiyet alanlarını temsil eder bir nitelikte kavramlaştırıldı. Toplumsal kaygıları pek dikkate almaksızın kişisel otonomiye ve bireyciliğe vurgu yapıldı.

MAHREMİYET HAKKININ DÖNÜŞÜMÜ

Mahremiyet olgusuna çok eski çağlardan beri rastlanmakla birlikte, günümüzdeki anlamıyla mahremiyetin oldukça yeni, modern bir gelişme olduğu ve bu gelişmenin temelinde yer alan kamusal yaşam-özel yaşam ayrımının, tarihsel süreçte modem toplum aşamasında belirginlik kazanmaya başladığı söylenebilir. Geleneksel toplum yaşamında mahremiyet var olmakla birlikte, uğruna çaba gösterilen veya ulaşılmaya çalışılan bir olgu olmadığı gibi, varlığından haberdar olunan bir şey de değildir. Modem öncesi topluluklarda insanın özgürlüğü ya da serbestliği, hayatın hemen her alanında ve her aşamasında komşuların, akrabalarının, yaşamın ve ölümün baskısıyla sınırlıdır.

Modern öncesi dönemde, içinde bulunulan fiziksel mekan da insanı sınırlayıcı niteliğe sahiptir. Örneğin İngiltere’de, Anglo Sakson kökenli atalann en erken dönemdeki evleri, sadece geniş bir odadan oluşmaktaydı. Tüm etkinlikler burada gerçekleşiyordu. ( Yemek yeme,dinlenme,uyuma vb. ) Modernleşme sürecinde fiziksel mekandaki maddi gelişmenin ilk belirtileri, söz konusu alana, ilkin yatak odasının ardından da oturma odalarının eklenmesi olmuştur.

Modernleşme süreciyle sadece toplumsal ilişkiler ve yapılar değil, aynı zamanda insana bakış açısı da değişmeye başlamış; bu çerçevede bireyler, geleneksel cemaat yapısının mensubu olmaktan çıkarak kendi başlarına değer taşıyan birer varlık olarak görülmeye başlamışlar ve bireycilik, giderek ağırlık kazanan bir değer haline gelmiştir. Böyle bir gelişmenin temelinde insan ve toplum hayatında köklü değişimlere yol açan kapitalist ekonomik gelişme ile birlikte Reform ve Rönesans hareketleri, Aydınlanma felsefesi ve Modern Bilim anlayışı bulunuyordu.

Jurgen Habermas kamusal alana ilişkin “public”, “le public” ve “public opinion” gibi sözcüklerin on yedinci yüzyılın ortalarında ve on sekizinci yüzyılda ortaya çıkabildiğini söylemiştir. Modernleşme süreciyle birlikte, bir yandan “birey”, “bireycilik”, ”bireysel kimlik” ve ”bireysel alan” gibi değerler yükselirken; bir yandan da önce mahremiyet hakkının da kapsamına dahil olduğu kişilik hakları, ardından tek başına “özel yaşam hakkı” veya “mahremiyet hakkı” hukuk düzenince tanınan birer hak kategorisi haline gelmiştir. Bireyin, hukuk tarafından tanınarak kişilik haklarına sahip bir varlık olarak kimlik kazanması, ilkin Amerikan ve Fransız İnsan Hakları Bildirgelerinde dile getirilmiş; ardından, 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ve 1791 tarihli Fransız Anayasası başta olmak üzere, Prusya Medeni Kanunu (1794), Fransa Medeni Kanunu (1804) ve Avusturya Medeni Kanunu (1811)’nda yer almıştır.

Mill’e göre mahremiyete yönelik ihlâller, bireysel yaşantıyı ve bireyselliği zayıflatarak toplumu ortalama kimselerden oluşan bir bütün haline getirir. Sürekli olarak başkaları arasında yaşayan, hayatının her anını diğerleriyle paylaşmaya zorlanan insan, kendi bireyselliğinden, onurundan ve saygınlığından yoksun kalmış olur. Her ihtiyacı, arzusu, zevki ve düşüncesi, kamusal bir soruşturmaya veya denetime konu olan şahıs, bireyselliğini yitirerek ortalama bir varlığa dönüşür. Liberal teoriye göre, başkalarını rahatsız etmemek veya onlara zarar vermemek kaydıyla istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Çünkü, bunu yapma hakkına bireyler olarak sahibiz. Komünteryanlar, hakları temel alan bu düşünce tarzına karşı çıkarak ne insan varlığının ne de bireysel özgürlüğün toplumun dışında ve üstünde mümkün olamayacağını ileri sürerler.

‘’Ortak Yaşam’’ Sahası Kavramı Nedir ?

“Ortak yaşam” sahası, kişinin herkes tarafından izlenebilen yaşam olaylarından meydana gelen alanıdır. Bu alan, kamuya açık alanlarda yaşanan olayları içerir. Kamuya açık alan, önceden belli ve sınırlı olmayan sayıdaki kişilere açık sahaları ifade eder. Kamuya açık alanda kişi özel hayatını yaşarken, bunu saklama ihtiyaç duymaz. Fakat kişinin içinde bulunduğu bu alanın fotoğrafı çekilerek ticari amaçlarla kullanılması artık saklama ihtiyacı olunmayan özel alanın ihlal edilmesi anlamına gelir.  

Olayın Türk Hukuku’nda Yansıması

Yargıtay HGK’nın 1990/459 k. sayılı kararında, davacılar kendilerine ait resmin davalıya ait Tempo Dergisi`ne ait reklamlarda izinsiz ve ticari amaçla kullanıldığını ileri sürerek 1.000.000 lira manevi tazminat talep etmiştir. Mahkeme, “resmin çekilmesindeki amacın Anıtkabir`in görüntüsünü tespit olduğu ve davacıların resimde ikinci planda kaldıkları” gerekçesiyle eylemin hukuka aykırı olmadığını kabul ederek isteğin reddine karar vermiştir.

Yargıtay’ın olaya bakışı ve bozma gerekçeleri ;

  • Bir kimsenin dış görünümü üzerinde kişilik hakkı vardır.
  • Resim ise bir kimsenin dış görünüşünü ve o kimsenin tanınmasını sağlayacak biçimde yansıtan yüzey bir cisimdir. Bu nedenle kişinin dış görünümünü yansıtma, onu tanıtan resmi üzerinde kişilik hakkı bulunmaktadır.
  • Kanun toplum hayatının gereği toplumun haber alma ihtiyacı gibi hallerde, resmin izinsiz yayınlanabileceğini kabul etmiştir (m.86/11). Fakat bu yayın amaca uygun olarak yapılmalıdır; resmin haber verme dışında ticari amaçlarla kullanılması kişilik hakkına saldırıdır.
  • Davaya konu işte davacılara ait ve Anıtkabir içinde çekilmiş resim davalıya ait derginin reklamlarında kullanılmıştır.
  • Kullanılmanın izinsiz ve ticari amaçla olduğu tartışmasızdır.

FSEK`nun 86. maddesinde açıkça “resim ve portrelerin izinsiz yayınlanması” yasaklanmıştır. Bu nedenle sorumluluk için resim çekmenin amacı önemli değildir. Davacıların dış görünüşleri resimde yer aldığına göre eylemin yasanın emredici kuralına açıkça aykırı olduğu kabul edilmelidir. Davacıların dış görünüşünün resim için ikinci planda kalıp kalmaması da önemli değildir. Asıl olan kişinin dış görünüşünün yayınlanan resimde yer almış olmasıdır.